Bugün ne yapsam? :)

Kopyacı Siteler

Teşhir Köşesi

Rob’un Saati

Türkiye’nin İlk Robert Pattinson Hayran Sitesi – Kaynağından Doğru ve Kaliteli Haber;

Bizler robertpattinson-tr.com ekibi olarak, tamamen Robert Pattinson’ın Türk Hayranlarını Rob’un hayatındaki gelişmelerden haberdar etmek amacı ile bu siteyi oluşturduk. Üzülerek belirtiriz ki, kendisine olan hayranlığımız dışında Robert Pattinson ile uzaktan, yakından herhangi bir ilişkimiz yoktur.

Bizi Facebook’dan da takip edin..!!

robertpattinsontr

Bizi Twitter’dan da takip edin!

Ülkelere Göre Ziyaretçi Dağılımı

free counters
Limango'ya bu link'ten üye olun ay sonuna kadar ilk alışverişinizden 5 TL indirim kazanın.

Rob’un Aşkları

Pek olgun değilim, bu sebeple yürek – hoplatan biri olarak kalmayı tercih ediyorum.” demiş son zamanların neredeyse tüm seksi, yakışıklı, çarpıcı oyuncu listelerinde en başlara oynayan, Dünyada satış ve izlenme rekorları kıran Alacakaranlık ve Harry Potter serilerinde mükemmel erkek olarak tanımlanan rolleri kapan Ropert Pattinson.

114 yorum alan yazıRob’un Aşkları

  • avatar Lela

    Zaten hep yürek hoplatan biri olarak kalıcak emin olabilir.

  • avatar robert-pattinson13

    bencede, onu çok seviyorum ölebilirim.

  • avatar twilight4ever

    sen herkesin yüreğini hoplatıyorsun robertttttttt!!!!!!!!!

  • avatar Bell

    bu röpörtajı yapmasına gerek bile yoktu zaten hepimiz onun öyle kalacağını biliyoruz Smile

  • avatar bizgili

    sayende bende hoplayacak yürek kalmadı.. Smile

  • avatar qwer

    kendini çok beğenmesi ne kadar da doğru

  • avatar ..bella..

    bizgili ye katılıyorum

  • avatar busra

    ayyy oluorm bu cocuga bidene bu ben ona resmen asqmm…
    bu cck bnm hayadmBig Smile)))

  • avatar crazyyy

    katılıyorum buşra haTTA ona karşı daha güzel şeyler hissediyorum CNM BENİM !!! Smile

  • avatar eliff

    tek kelimeyle muhteşemm ötesi yok olamazz…

  • avatar edward_ekin

    herqn twilight şarklarını dnlemeden uyuyamz oldm ya… o şarkılar hep rob’u hatırlatıyor..Her an onu düşünüyorm ya.. tbikide hep akıllarda kalan biri olacak Grin bnu slemesine bre qrek yok yane Grin I love roberttttttttttttttttt!!!!

  • avatar metatu

    robert ı hayatta en sewdiğim şeyden daha çok sewiyorum onun için ölebilirim onu gördüğüm ilk yerde dudaklarına yapışcam ayyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyy bitanem aşkım karamellim çukulatalı dondurmammmmmmmmmmm seni sewiyorum ve hep seweceğimmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmm

  • avatar volvolu_vampirmm

    paRlaK voLvoLu wampiRim beNiM…!

  • avatar hamise

    kalbim hergün yerinden fırlıyacak oluo senle ilgili bir haber görüncee seni çok seviroumm roberttSmileSmile

  • avatar sinem

    yakışıklı vampirim gelbizide ısır!!!!

  • avatar bella cullen

    benim sexy vampirim!!! harry potterda da oleydin hayatım’MM

  • avatar kimmy

    bnde arkim hasta bu cocuga ugruna olcek nerdeyse butun gun derstte onu sayıklıyo

  • avatar ceyda

    seni cok sevıyorum yah asqımsın bnm

  • avatar robbus

    ooofff bu nası bir insan melek ötesiGrinGrin keçke bnm sewgilim olsadıGrinGrin

  • avatar kate2

    ya arkadaşlar bazı sitelerde erkekler robert hakkında kötü şeyler yazmışlar bununla ilgili nediyonuz
    ayrıca bi dergide robun tipsiz olduğu yazıyo
    kim yazmışsa gerizakalının teki kıskançlar
    tabii rob kadar yaKIŞIKLI DEĞİLLER

  • avatar duygumorca

    bu ilgi 2 3 ay sonra bskasına …..

  • avatar pinarice97

    arkadaşlar bende twilight serisinin midnight sun adlı edwardın ağzından yazılmış olan romanının 13 bölümü var .isteyene verebilirim yada buradan yayınlarım ama admin izin verirseBig Smiletürkçe ve twilight da olan olayları ve yaşananları Edward tarafından okuyacaksınız…

  • avatar pinarice97

    Forum alanımıza taşınmıştır.

    Lütfen oraya eklemeye devam edin.

    http://www.robertpattinson-tr.com/blog/?page_id=168/twilight-evreni/midnight-sun/#p239

    robertpattinson-tr admin

  • avatar pinarice97

    Forum alanımıza taşınmıştır.

    robertpattinson-tr admin

  • avatar pinarice97

    Forum alanımıza taşınmıştır.

    robertpattinson-tr admin

  • avatar pinarice97

    Forum alanımıza taşınmıştır.

    robertpattinson-tr.com

  • avatar pinarice97

    2. bölümü eğer istek gelirse koyacağım.keyifli okumalar…

  • avatar lovED

    lütfen 2.bölümüde istiyoruzzz yani ben istiyorum herhalde herkes isterSmile

  • avatar Renesmee(Admin)

    2. ve diğer bölümleri sizin için açmış olduğumuz forum alanına eklemeye devam edebilirsiniz.

    http://www.robertpattinson-tr.com/blog/?page_id=168/twilight-evreni/midnight-sun/#p242

  • avatar pinarice97

    2. bölüm
    Sırtımı kar yığınının arkasına yasladım ve kuru pudra ağırlığımın etrafında yeniden
    şekillendi. Tenim etrafımdaki havayla uyum sağlamak için soğumuştu, altımdaki
    küçük buz parçalarını kadife gibi hissediyordum.
    Üstümdeki gökyüzü duruydu, bazı yerlerde mavi, bazı yerlerde sarı olarak
    ışıyan yıldızlarla parlaktı. Siyah evrende şahane, dönen şekiller yaratmışlardı –
    mükemmel bir görüntü. Harika güzellikle. Ya da, harika güzellikte olurdu. Olurdu,
    eğer gerçekten görebiliyor olsaydım.
    Hiç iyiye gitmiyordu. Altı gün geçmişti, altı gün bu boş Denali sahrasında
    saklanmıştım; ama özgürlüğe, onun kokusunu yakaladığım anda olduğumdan daha
    yakın değildim.
    Mücevherlerle dolu gökyüzüne baktığım zaman, sanki güzellikleriyle
    gözlerim arasında bir engel var gibiydi. Bu engel bir yüzdü, sadece sıradan bir insan
    yüzü; fakat onu aklımdan çıkaramıyordum.
    Yaklaşan düşünceleri, onlara eşlik eden ayak seslerinden önce duydum.
    Hareketin sesi pudranın üzerinde sadece hafif bir fısıltıydı.
    Tanya’nın beni buraya kadar takip etmesine şaşırmamıştım. Son birkaç
    gündür, şimdi yaklaşan bu konuşma üzerine düşündüğünü ve ne söyleyeceğinden
    tam olarak emin olana kadar ertelediğini biliyordum.
    Yaklaşık altmış yarda ötede, siyah bir kayanın üzerine sıçrayıp, çıplak
    ayaklarıyla dengesini sağlarken görüş alanıma girdi.
    Tanya’nın teni yıldızların ışığı altında gümüştü ve uzun sarı bukleleri soluk
    bir şekilde parıldıyordu, çilek rengi tonuyla neredeyse pembeydi. Kehribar gözleri, o,
    kara yarı gömülü halde beni izlerken parıldadı ve dolgun dudakları bir
    gülümsemeyle uzadı.
    Harika. Eğer gerçekten görebiliyor olsaydım. İç çektim.
    Kayanın tepesinde, parmak uçları taşa dokunarak çömeldi, vücudu gerildi.
    Top güllesi, diye düşündü.
    Kendini havaya fırlattı; şekli yıldızlarla benim arama girdiği sırada karanlık,
    dönen bir gölgeye dönüştü. Tam yanımdaki kar yığınına yaklaştığı zaman top
    halinde kıvrıldı.
    Etrafımda bir tipi uçtu. Tüye benzeyen buz kristalleri altına gömüldüğümde
    yıldızlar karardı.
    Tekrar iç çektim; ama kendimi yukarı çıkarmak için hiçbir harekette
    bulunmadım. Karın altındaki siyahlık ne acıtıyor, ne de görüşümü geliştiriyordu.
    Hala aynı yüzü görüyordum.
    “Edward?”
    Tanya beni hızlıca çıkartırken kar yine uçuyordu. Gözlerimle pek
    buluşmadan, hareketsiz yüzümden kar tanelerini silkeledi.
    “Özür dilerim.” dedi mırıldanarak. “Þakaydı.”
    “Biliyorum. Komikti.”
    Ağzı aşağı doğru kıvrıldı.
    “İrina ve Kate seni yalnız bırakmam gerektiğini söylediler. Seni rahatsız
    ettiğimi düşünüyorlar.”
    “Hayır, hiç etmiyorsun.” diye güvence verdim. “Aksine, kaba olan benim –
    fena halde kaba. Çok özür dilerim.”
    Eve gidiyorsun değil mi? diye düşündü.
    “Henüz buna… tam olarak… karar vermedim.”
    Ama burada kalmıyorsun. Düşünceleri şimdi dalgındı, hüzünlü.
    “Hayır… yardımcı oluyor gibi görünmüyor.”
    Yüzünü buruşturdu. “Bu benim suçum değil mi?”
    “Tabii ki hayır.” dedim yumuşakça yalan söyleyerek.
    Centilmenlik yapma.
    Gülümsedim.
    Rahatsız olmana neden oluyorum, diye suçladı.
    “Hayır.”
    Kaşını kaldırdı, ifadesi o kadar kuşkuluydu ki, gülmek zorunda kaldım. Başka
    bir iç çekişin takip ettiği kısa bir kahkaha.
    “Pekala.” diye itiraf ettim. “Biraz.”
    O da iç çekti ve çenesini ellerine aldı. Düşünceleri üzüntülüydü.
    “Yıldızlardan binlerce kez daha güzelsin Tanya. Tabii, zaten bunun
    farkındasın. İnadımın kendine olan güvenini yok etmesine izin verme.”
    “Reddedilmeye alışık değilim.” diye homurdandı, dudağını alımlı bir şekilde
    büktü.
    “Kesinlikle.” dedim, binlerce başarılı fethi hızla kafasından geçerken
    düşüncelerini engellemeye çalışarak. Tanya insan erkeklerini tercih ederdi –
    yumuşak ve sıcak olma avantajı ile beraber, daha çoklardı ve kesinlikle daha
    isteklilerdi.
    “Succubus(Geceleyin kadın şeklinde erkeklerin rüyasına girip onlarla cinsel münasebette bulunan dişi şeytan.).” dedim alayla, kafasında belirmeye devam eden görüntüleri
    bölme umuduyla.
    Dişlerini göstererek sırıttı. “Orijinal.”
    Carlisle’ın aksine, Tanya ve kardeşleri bilinçlerini yavaş yavaş keşfetmişlerdi.
    Sonunda, onları kan dökmeye karşı getiren etken insan erkeklerine olan
    düşkünlükleri olmuştu.
    “Buraya geldiğinde,” dedi yavaşça. “Ben sandım ki…”
    Ne düşündüğünü biliyordum ve böyle hissedeceğini tahmin etmem gerekirdi;
    ama geldiğimde çözümsel düşünmek için en iyi halimde değildim.
    “Fikrimi değiştirdiğimi düşündün.”
    “Evet.” Kaşlarını çattı.
    “Beklentilerinle oynadığım için kendimi çok kötü hissediyorum Tanya. Böyle
    yapmak istememiştim – düşünmüyordum. Sadece… çok aceleyle ayrılmıştım.”
    “Sanırım sebebini söylemezsin…?”
    Doğruldum ve kollarımı bacaklarıma dolayıp savunma amaçlı kıvrıldım.
    “Bunun hakkında konuşmak istemiyorum.”
    Tanya, Irina ve Kate kalkıştıkları bu hayatta çok iyilerdi. Çeşitli konularda
    Carlisle’dan bile. Avları olması gerekenlerle – bir zamanlar olanlarla – kendilerine
    izin verdikleri delice yakınlığa rağmen; hata yapmıyorlardı. Zayıflığımı Tanya’ya
    itiraf etmeye çok utanıyordum.
    “Kadın problemi mi?” diye tahmin yürüttü isteksizliğimi görmezden gelerek.
    Soğukça güldüm. “Kastettiğin şekilde değil.”
    Sonra sessizleşti. Kelimelerimin anlamını çözmek için değişik tahminler
    yürütürken düşüncelerini dinledim.
    “Yaklaşamadın bile.” dedim.
    “Bir ipucu?” diye sordu.
    “Lütfen bırak Tanya.”
    Yine sessizleşti, hala tahmin etmeye çalışıyordu. Onu duymazdan gelip boş
    yere yıldızların güzelliğini görmeye çalıştım.
    Bir süre sonra vazgeçti ve düşünceleri başka bir yöne gitti.
    Nereye gideceksin Edward, eğer buradan ayrılırsan? Carlisle’a mı döneceksin?
    “Sanmıyorum.” diye fısıldadım.
    Nereye gidecektim? Dünyada ilgimi çeken hiçbir yer yoktu. Görmek ya da
    yapmak istediğim hiçbir şey yoktu, çünkü nereye gidersem gideyim, bir yere doğru
    gidiyor olmayacaktım – bir yerden uzağa kaçıyor olacaktım.
    Bundan nefret ediyordum. Ne zaman böyle bir ödleğe dönüşmüştüm?
    Tanya ince kolunu omzuma attı. Dikeldim; ama dokunuştan çekilmedim.
    Arkadaşça bir rahatlatmadan başka bir şey kastetmemişti. Çoğunlukla.
    “Bence geri döneceksin.” dedi, sesinde uzun zaman önce kaybolmuş Rus
    aksanından ufak bir iz belirerek. “Peşini bırakmayan her ne… ya da her kim olursa
    olsun, onunla yüzleşeceksin. Sen böyle birisin.”
    Düşünceleri sözleri kadar emindi. Aklındaki görüntüyü benimsemeye
    çalıştım. Sorunlarla yüzleşen kişiyi. Kendimi tekrar böyle düşünmek hoştu. Hiçbir
    zaman cesaretim ve zorluklarla başa çıkma becerimden şüphe duymamıştım, bir
    lisenin biyoloji dersinde geçirdiğim o korkunç saate kadar.
    Yanağından öptüm. Yüzünü bana döndürdüğünde çabucak geri çekildim,
    dudakları çoktan büzülmüştü. Hızıma acıklı bir ifadeyle gülümsedi.
    “Teşekkürler Tanya, bunu duymaya ihtiyacım vardı.”
    Düşünceleri huysuzlaştı. “Bir şey değil, sanırım. Keşke daha mantıklı olabilsen
    Edward.”
    “Üzgünüm Tanya. Benim için fazla iyi olduğunu biliyorsun. Ben sadece…
    daha aradığımı bulamadım.”
    “Pekala, eğer seni tekrar görmeden önce gidersen… hoşçakal Edward.”
    “Hoşçakal Tanya.” Kelimeler dudaklarımdan dökülürken, görebiliyordum.
    Kendimi giderken görebiliyordum, olmak istediğim tek yere giderken… “Tekrar
    teşekkürler.”
    Tek bir çevik harekette ayaktaydı ve o kadar hızlı koşuyordu ki, ayağının kara
    batacak vakti olmuyordu; arkasında hiç iz bırakmıyordu. Geriye bakmadı. Reddim
    onu daha önce izin verdiğinden çok rahatsız etmişti, düşüncelerinde bile. Gitmeden
    önce beni bir daha görmek istemiyordu.
    Üzüntüyle suratım asıldı. Hisleri derin ve saf olmamasına ve hiçbir şekilde
    karşılık veremeyeceğim duygular olmasına rağmen, Tanya’yı incitmekten hiç
    hoşlanmıyordum. Yine de bir centilmenden aşağı hissetmeme neden oluyordu.
    Çenemi dizlerime koydum ve aniden yola çıkmak için heyecanlı olduğum
    halde yıldızları tekrar izledim. Alice’in eve döneceğimi görüp diğerlerine
    söyleyeceğini biliyordum. Mutlu olacaklardı – özellikle Carlisle ve Esme. Kafamdaki
    yüzden ötesini görmeye çalışarak bir süre daha yıldızlara baktım. Gökyüzündeki
    parlak ışıklarla aramda, bir çift sersemlemiş çikolata renkli göz bu kararın onun için
    ne anlama geldiğini soruyormuşçasına bana baktı. Tabii, bunun gerçekten o meraklı
    gözlerin aradığı bilgi olup olmadığından emin olamadım. Hayalimde bile,
    düşüncelerini okuyamıyordum. Bella Swan’ın gözleri sorgulamaya ve yıldızların
    engelsiz görüntüsü benden kaçmaya devam etti. Kuvvetle iç çekerek pes ettim ve
    ayağa kalktım. Eğer koşarsam Carlisle’ın arabasına yarım saatten kısa sürede
    varabilirdim.
    Ailemi görmek için acele ederek – ve zorluklarla yüzleşen Edward olmayı çok
    isteyerek – yıldızlarla aydınlanmış karların üzerinde koştum, ayak izi bırakmadan
    Bir sorun olmayacak.” diye fısıldadı Alice. Gözleri odağını kaybetmişti ve
    Jasper, biz birbirimize yakın bir grup halinde yürürken eli Alice’in dirseğinin altında,
    yürümesinde yardımcı oluyordu. Rosalie ve Emmett önde gidiyorlardı. Emmett
    gülünç bir şekilde düşman bölgesindeki bir korumaya benziyordu. Rosalie de
    ihtiyatlı görünüyordu; ama korumacıdan çok sinirliydi.
    “Tabii ki olmayacak.” dedim homurdanarak. Davranışları gülünçtü. Eğer
    altından kalkamayacağımı düşünseydim evde kalırdım.
    Normal, eğlenceli sabahımızın – gece kar yağmıştı ve Emmett ile Jasper dikkat
    dağınıklığımı fırsat bilerek beni kar topu bombardımanına tutmuşlardı;
    tepkisizliğimden sıkıldıklarında ise birbirlerine dönmüşlerdi – bu aşırı dikkatlilik
    durumuna olan ani değişimi, eğer bu kadar sinir bozucu olmasaydı komik olurdu.
    “Henüz burada değil; ama geleceği yol… rüzgar yönünde olmayacak, eğer her
    zamanki yerimize oturursak.”
    “Tabii ki her zamanki yerimizde oturacağız. Kes şunu Alice. Sinirlerimi
    bozuyorsun. Tamamen iyi olacağım.”
    Jasper oturmasına yardım ederken gözleri bi kere kapanıp açıldı ve sonunda
    benim yüzüme odaklandı.
    “Hmm.” dedi şaşırmış bir sesle. “Sanırım haklısın.”
    “Tabii ki öyleyim.” diye söylendim.
    Endişelerinin odağı olmaktan nefret etmiştim. Korumacı halde Jasper’ı
    çevrelediğimiz zamanları hatırladığımda, ona ani bir sempati hissettim. Kısa bir an
    bakışımı yakaladı ve sırıttı.
    Sinir bozucu değil mi?
    Ona yüzümü buruşturdum.
    Bu uzun, donuk renkli odanın bana çok ağır gelişi sadece bir hafta önce
    miydi? Burada olmanın neredeyse uykuya, koma haline benzeyişi?
    Bugün sinirlerim uzamıştı – en ufak baskıda ses çıkarmak üzere gerilmiş
    piyano telleri gibi. Duyularım tetikteydi, her sesi, her görüşü, havanın tenime
    dokunan her hareketini, her düşünceyi tarıyordum. Özellikle düşünceleri.
    Kullanmayı reddedip kilitlediğim tek bir duyu vardı. Koku tabii ki. Nefes
    almıyordum.
    Düşünceleri incelerken Cullen’larla ilgili daha çok şey duymayı bekliyordum.
    Bütün gün, Bella Swan’ın verdiği herhangi bir bilgi aramış, yeni dedikodunun
    yönünü görmeye çalışmıştım; ama hiçbir şey yoktu. Kimse kafeteryadaki beş
    vampirin farkında değildi, tıpkı yeni kız gelmeden önceki gibi. Bazı insanların
    aklında da hala o kız ve geçen haftaki düşüncelerinin aynısı vardı. Bunu
    anlatılamayacak derecede sıkıcı bulmak yerine, şimdi büyülenmiştim.
    Kimseye benim hakkımda bir şey söylememiş miydi?
    Benim kara, öfkeli ve ölüm saçan başımı fark etmemesinin imkanı yoktu. Buna
    verdiği tepkiyi görmüştüm. Şüphesiz, onu çok korkutmuştum. Birine
    anlatacağından, belki de daha iyi bir hikaye haline getirmek için biraz
    abartacağından ve bana tehditkar birkaç replik ekleyeceğinden emindim.
    Ve sonra beni, birlikte girdiğimiz biyoloji dersini bırakmaya çalışırken
    duymuştu. Yüz ifademi gördükten sonra sebebin kendisi olup olmadığını mutlaka
    merak etmiş olmalıydı. Normal bir kız etrafındakilere sorar, deneyimini diğerleriyle
    karşılaştırır, dışlanmış hissetmemek için davranışımı açıklayacak bir ortak nokta
    arardı. İnsanlar normal hissetmek ve etrafındaki herkese uyum sağlamak için her
    şeyi yapardı, bir sürü özelliksiz koyun gibi. Bu ihtiyaç, emniyetsiz gençlik yıllarında
    özellikle güçlüydü. Kız bu kuralın bir istisnası olmazdı.
    Ama burada, normal masamızda otururken, kimse bizi fark etmemişti.
    Kimseye anlatmadıysa, Bella son derece utangaç olmalıydı. Belki babasıyla
    konuşmuştu, belki en güçlü ilişkisi onunlaydı… ama bu, onunla ne kadar az zaman
    geçirdiği düşünülünce pek mümkün görünmüyordu. Annesine daha yakın
    olmalıydı. Yine de kısa zaman içinde Şef Swan’a uğrayıp düşüncelerini
    dinlemeliydim.
    “Yeni bir şey var mı?” diye sordu Jasper.
    “Yok… Hiçbir şey söylememiş olmalı.”
    Bu haber üzerine hepsi kaşlarını kaldırdı.
    “Belki de düşündüğün kadar korkunç değilsin.” dedi Emmett kıkır kıkır
    gülerek. “Bahse girerim ki ben onu bundan daha iyi korkuturdum.”
    Ona doğru gözlerimi devirdim.
    “Acaba neden…?” Kızın eşsiz sessizliğiyle ilgili hala şaşkındı.
    “Bunu geçtik. Bilmiyorum.”
    “İçeri giriyor.” diye mırıldandı Alice. Vücudumun katılaştığını hissettim.
    “İnsan görünmeye çalışın.”
    “İnsan, öyle mi?” diye sordu Emmett.
    Sağ yumruğunu kaldırıp avucunda sakladığı kar topunun etrafında
    parmaklarını büktü. Tabii ki, orada erimemişti. Sıkıp bir buz kütlesi haline getirdi.
    Gözleri Jasper’daydı; ama düşüncelerinin yönünü gördüm. Tabii, Alice de gördü.
    Emmett’in ona aniden fırlattığı buz topağını, parmaklarının sıradan bir hareketiyle
    engelledi. Buz, kafeterya boyunca insan gözlerinin takip edemeyeceği bir hızla
    duvara çarpıp, tuğlaları çatlattı.
    Odanın o köşesindeki başlar önce yerdeki kırık buz kütlelerine döndü ve
    sonra suçluyu bulmak için arandı. Birkaç masadan uzağa bakmadılar. Kimse bize
    bakmadı.
    “Çok insanca Emmett.” dedi Rosalie iğneleyici bir sesle. “Elin değmişken niye
    duvara yumruk atmıyorsun?”
    “Onu sen yaparsan daha etkileyici olur bebeğim.”
    Onlara dikkatimi vermeye çalıştım, sanki şakalarının bir parçasıymışım gibi
    yüzüme bir sırıtma yerleştirdim. Onun beklediğini bildiğim sıraya bakmak için
    kendime izin veremedim; ama dinliyordum.
    Jessica’nın, ilerleyen sırada hareketsiz duran ve dikkati dağılmış görünen yeni
    kızla ilgili sabırsızlığını duyabiliyordum. Düşüncelerinde, Bella Swan’ın yanaklarının
    bir kere daha kanla kırmızı olduğun gördüm.
    Kısa, derin olmayan nefesler aldım, kokusunun en ufak bir izi bile yanımdaki
    havaya değerse nefes almayı bırakmaya hazırdım.
    Mike Newton iki kızla beraberdi. Jessica’ya Swan kızının ne problemi
    olduğunu sorduğunda, hem iç hem de dış sesini duyabiliyordum. Düşüncelerinin
    onun etrafında sarılış şeklinden ve kız, onun orada olduğunu unutmuş şekilde
    girdiği dalgınlıktan çıkarken, çoktan kurulmuş zihnini bulutlandıran fantezilerin
    belirişinden hoşlanmamıştım.
    “Hiçbir şey.” dedi Bella o alçak, duru sesiyle. Kafeteryadaki gürültünün içinde
    bir zil gibi çınlamıştı; ama bunun çok dikkatli dinlediğim için olduğunu biliyordum.
    “Bugün sadece soda alacağım.” diye devam etti, sıraya yetişmek için hareket
    ettiğinde.
    Kendimi ona bir bakış atmaktan alıkoyamadım. Yere bakıyordu, kan
    yüzünden yavaşça çekiliyordu. Çabucak gözlerimi kaçırıp, şimdi acılı gözüken
    gülümsememe gülen Emmett’a döndüm.
    Hasta görünüyorsun kardeşim.
    İfademin normal ve doğal görünmesi için yüz hatlarımı tekrar ayarladım.
    Jessica kısın iştahsızlığının sebebini merak ediyordu. “Aç değil misin?”
    “Aslında, biraz hasta hissediyorum.” Sesi çok alçaktı; ama hala duruydu.
    Mike Newton’ın düşüncelerinden yayılan korumacı endişe beni niye rahatsız
    etmişti? Sahiplenen bir tavrı olması niye önemliydi? Mike Newton onun için
    gereksizce kaygılanıyorsa bu beni ilgilendirmiyordu. Belki de herkesin ona verdiği
    tepki buydu. İçgüdüsel olarak onu korumayı ben de istememiş miydim? Onu
    öldürmeden önce, bu…
    Ama kız hasta mıydı?
    Değerlendirmek zordu – şeffaf teninin altında çok narin görünüyordu. Sonra
    kendim de endişelendiğimi fark ettim, tıpkı o ahmak oğlan gibi. Ve kendimi sağlığı
    hakkında düşünmemek için zorladım.
    Bakmaksızın, onu Mike’ın düşüncelerinden izlemekten hoşlanmamıştım. Üçü
    hangi masaya oturacaklarını seçerken Jessica’ya geçtim. Şansıma Jessica’nın
    arkadaşlarıyla oturdular, Alice’in dediği gibi rüzgar yönünde değildi.
    Alice bana dirsek attı. Birazdan bakacak, insan gibi davran.
    Sırıtmamın altında dişlerimi sıktım.
    “Rahatla Edward.” dedi Emmett. “Hakikaten. Bir insanı öldürürsün. Bu
    dünyanın sonu olmaz.”
    “Sen bilirsin.” diye mırıldandım.
    Güldü. “Böyle şeyleri atlatmayı öğrenmelisin. Benim gibi. Sonsuzluk, suçluluk
    içinde kıvranmak için uzun bir zaman.”
    O anda, Alice elinde sakladığı daha küçük bir avuç dolusu buzu Emmett’in
    kuşkusuz yüzüne fırlattı.
    Emmett şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ve sonra sırıttı.
    “Bunu sen istedin.” dedi, buz kaplı saçlarını ona doğru sallamak için eğilirken.
    Sıcak odada eriyen kar, saçından yarı sıvı, yarı katı şekilde sıçradı.
    “Iyy!” diye sızlandı Rosalie, Alice’le beraber şiddetli yağıştan kaçarlerken.
    Alice güldü ve hepimiz katıldık. Kafasında bu kusursuz anı nasıl ayarladığını
    ve kızın – onu böyle düşünmeyi kesmeliydim, sanki dünyadaki tek kızmış gibi – o
    Bella’nın bizi insanca gülüp oynarken ve tıpkı bir Norman Rockwell tablosu gibi
    doğal olmayan derecede ideal halde göreceğini biliyordum.
    Alice gülmeye devam etti ve tepsisini bir kalkan gibi kaldırdı. Kız – Bella
    mutlaka bize bakıyor olmalıydı.
    …yine Cullen’lara bakıyor, diye düşündü biri, dikkatimi çekerek.
    Kasıtsız çağrıya otomatik şekilde baktım ve gözlerim yönü bulurken sesi
    tanıdım – onu bugün çok dinlemiştim.
    Ama gözlerim Jessica’yı geçti ve kızın içe işleyen bakışlarına odaklandı.
    Çabucak aşağı bakıp tekrar gür saçlarının arkasına saklandı.
    Ne düşünüyordu? Rahatsızlık, zaman geçtikçe zayıflamak yerine daha da
    artıyordu. Daha önce hiç denemediğim için ne yaptığımdan emin olamayarak
    etrafındaki sessizliği zihnimle aşmaya çalıştım. Ekstra duyum her zaman doğal
    olarak gelmişti; hiçbir zaman üzerinde çalışmam gerekmemişti; ama şimdi
    odaklanmıştım, onu çevreleyen kalkanı kırmaya çalışıyordum.
    Sessizlikten başka hiçbir şey yoktu.
    Onun nesi var? diye düşündü Jessica, benim rahatsızlığımı yansıtarak.
    “Edward Cullen sana bakıyor.” diye fısıldadı Swan kızının kulağına, bir
    kıkırdama ekleyerek. Ses tonunda kıskanç sinirinin hiç izi yoktu. Arkadaşlık
    taklidinde yetenekli görünüyordu.
    Kızın cevabını, kendimi kaptırmış şekilde ben de dinledim.
    “Sinirli görünmüyor değil mi?”
    Yani geçen haftaki vahşi tepkimi fark etmişti. Tabii ki.
    Soru Jessica’nın kafasını karıştırdı. O, ifademi kontrol ederken düşüncelerinde
    kendi yüzümü gördüm; ama bakışıyla buluşmadım. Hala bir şey duymaya çalışarak
    kıza odaklanıyordum. Dikkatli konsantrasyonum hiç yardımcı olmuyor gibi
    görünüyordu.
    “Hayır.” dedi Jess ona ve evet diyebilmeyi dilediğini biliyordum – bakışım
    içine dert olmuştu – ama sesinde bunun izi yoktu. “Görünmeli mi?”
    “Benden pek hoşlandığını sanmıyorum.” diye fısıldadı kız, aniden yorulmuş
    gibi başını koluna yaslayarak. Hareketini anlamaya çalışıyordum; ama sadece
    tahmin yürütebilirdim. Belki de yorulmuştu.
    “Cullen’lar kimseyi sevmezler.” diye güvence verdi Jess. “Kimseyi hoşlanmak
    için kendilerine layık görmezler.” Eskiden görmezlerdi. Düşüncesi sızlanan bir
    homurtuydu. “Ama hala sana bakıyor.”
    “Ona bakmayı kes.” dedi kız endişeyle ve Jessica’nın emre uyup
    uymadığından emin olmak için başını biraz kaldırdı.
    Jessica kıkırdadı; ama istediğini yaptı.
    Kız saatin kalanında masasından başka yere bakmadı. Bunun kasıtlı olduğunu
    düşündüm – ama tabii ki, emin olamadım. Bana bakmak istiyormuş gibi
    görünüyordu. Vücudu hafifçe benim yönüme doğru yöneliyordu, çenesi dönmeye
    başlıyordu; ama sonra kendini yakalayıp derin bir nefes alarak, kim konuşuyorsa
    ona bakıyordu.
    Kızın etrafındaki düşünceleri, arada onunla ilgili olmadıkları sürece
    duymazdan geldim. Mike Newton okuldan sonra park yerinde bir kartopu savaşı
    planlıyordu, çoktan yağmura dönüştüğünün farkında görünmüyordu. Kar
    tanelerinin çatıdaki hafif sesi, yağmur damlalarının pıtırtısına dönüşmüştü. Değişimi
    gerçekten duyamıyor muydu? Bana sesli geliyordu.
    Öğle teneffüsü bittiğinde yerimde kaldım. İnsanlar dışarı çıktı ve ben kendimi
    diğerlerinin arasından onun ayak seslerini ayırt etmeye çalışırken yakaladım, sanki
    önemli ve alışılmadık bir özellikleri varmış gibi. Ne kadar aptalca.
    Ailem de hareket etmedi. Ne yapacağımı görmek için beklediler.
    Onun delice kuvvetli kokusunu alabileceğim ve nabzının sıcaklığını tenimde
    hissedebileceğim sınıfa gidip, yanına oturur muydum? Bunun için yeterince güçlü
    müydüm? Yoksa bir gün için yeterince çekmiş miydim?
    “Sanırım sorun yok.” dedi Alice tereddütle. “Kararlısın. Sanırım saati
    atlatacaksın.”
    Ama Alice bir kararın ne kadar çabuk değişebileceğini çok iyi biliyordu.
    “Niye zorlayasın ki Edward?” diye sordu Jasper. Þimdi zayıf olan ben
    olduğum için kendini beğenmiş hissetmemek istemesine rağmen, bunu
    duyabiliyordum, sadece biraz. “Eve git. Ağırdan al.”
    “Ne fark eder ki?” dedi Emmett katılmayarak. “Onu öldürürsün ya da
    öldürmezsin. İki şekilde de atlatırsın.”
    “Henüz taşınmak istemiyorum.” diye sızlandı Rosalie. “Baştan başlamak
    istemiyorum. Liseyi neredeyse bitirdik Emmett. Sonunda.”
    Kararda iki eşit parçaya bölünmüştüm. Bununla yüzleşmek istiyordum, çok
    istiyordum; ama kendimi zorlamak da istemiyordum. Geçen hafta Jasper’ın
    avlanmadan uzun süre durması bir hata olmuştu, bu da aynı şekilde anlamsız bir
    hata mıydı?
    Ailemi yerinden etmek istemiyordum. Hiçbiri bana bunun için teşekkür
    etmezdi.
    Ama Biyoloji sınıfına gitmek istiyordum. Onun yüzünü bir daha görmek
    istediğimi fark ettim.
    Benim için kararı veren buydu. O merak. Böyle hissettiğim için kendime
    kızgındım. Kendime, kızın sessiz zihninin beni uygunsuzca ilgilendirmeyeceğine
    dair söz vermemiş miydim? Yine de, işte en uygunsuz şekilde ilgiliydim.
    Ne düşündüğünü bilmek istiyordum. Zihni kapalıydı; ama gözleri çok açıktı.
    Belki aklı yerine onları okuyabilirdim.
    “Hayır Rose. Sanırım gerçekten sorun olmayacak.” dedi Alice. “Sabitleşiyor.
    Eğer sınıfa giderse kötü bir şey olmayacağından yüzde doksan üç eminim.” Bana,
    düşüncelerimde onun gelecek görüşünü daha güvenli hale getiren ne değişiklik
    olduğunu merak ederek baktı.
    Merak, Bella Swan’ı hayatta tutmaya yetecek miydi?
    Emmett haklıydı gerçi – niye her iki şekilde de üstesinden gelmiyordum?
    Ayartıyla yüzleşecektim.
    “Sınıflarınıza gidin.” dedim kendimi masadan iterek. Döndüm ve uzun
    adımlarla ilerledim. Arkamda Alice’in endişesini, Jasper’ın tenkidini, Emmett’in
    onayını ve Rosalie’nin sinirini duyabiliyordum.
    Sınıfın kapısında son bir derin nefes aldım ve küçük, sıcak odaya girerken
    ciğerlerimde tuttum.
    Geç kalmamıştım. Bay Banner hala bugünün deneyini ayarlıyordu. Kız benim
    – bizim masamızda, başı eğik, karalama yaptığı deftere bakıyordu. Yaklaşırken,
    zihninin yarattığı bu önemsiz taslakla bile ilgilenerek onu inceledim; ama
    anlamsızdı. Sadece iç içe ilmeklerden oluşan rastgele bir karalamaydı. Belki de
    desene odaklanmıyor, başka bir şey düşünüyordu.
    Sandalyeyi gereksiz bir sertlikle çekip, döşemeyi çizmesine izin verdim;
    insanlar birinin gelişi sesle duyurulduğunda her zaman daha rahat ederlerdi.
    Sesi duyduğunu biliyordum. Bakmadı; ama eli çizdiği desende bir ilmeği
    kaçırıp dengeyi bozdu.
    Niye yukarı bakmamıştı? Muhtemelen korkmuştu. Bu sefer, farklı bir izlenim
    bıraktığımdan ve önceden olanların hayalinin bir ürünü olduğunu düşünmesini
    sağladığımdan emin olmalıydım.
    “Merhaba.” dedim insanları rahatlatmak istediğim zaman kullandığım alçak
    sesimi kullanıp, dişlerimi göstermeden gülümseyerek.
    O zaman baktı, büyük kahverengi gözleri ürkekti – neredeyse sersemlemiş –
    ve sessiz sorularla doluydu. Bu, geçen hafta görüşümü engelleyen ifadeydi.
    Garip şekilde derin kahverengi gözlere bakarken, nefretin – kızın sadece
    varolduğu için hak ettiğini hayal ettiğim nefretin – kaybolduğunu fark ettim. Nefes
    almıyor ve kokusunu tatmıyorken böyle savunmasız birinin nefreti hak
    edebileceğine inanmak zordu.
    Yanakları kızarmaya başladı ve hiçbir şey söylemedi.
    Gözlerimi onunkilerde tutup sadece sorgulayan derinliklerine odaklandım ve
    teninin iştah kabartıcı rengini görmezden gelmeye çalıştım. Bir süre nefes almadan
    konuşmaya yetecek kadar soluğum vardı.
    “Adım Edward Cullen.” dedim, ismimi bildiğini bilmeme rağmen. Bu
    başlamanın nazik yoluydu. “Geçen hafta kendimi tanıtma şansı bulamadım. Sen
    Bella Swan olmalısın.”
    Kafası karışmış göründü – kaşlarının arasındaki o küçük kıvrım tekrar
    oradaydı. Cevap vermesi olması gerekenden yarım saniye fazla süre aldı.
    “Adımı nereden biliyorsun?” diye sordu, sesi biraz titreyerek.
    Onu gerçekten çok korkutmuş olmalıydım. Bu kendimi suçlu hissetmeme
    neden oldu; o kadar savunmasızdı ki. Nazikçe güldüm – bu insanların
    huzursuzluğunu azaltan bir sesti. Yine, dişlerimle ilgili dikkatliydim.
    “Ah, sanırım ismini herkes biliyor.” Þüphesiz, bu tekdüze yerde ilgi odağı
    haline geldiğinin farkındaydı. “Bütün kasaba senin gelmeni bekliyordu.”
    Bu bilgi ona göre hoş değilmiş gibi suratını astı. Sanırım, utangaç göründüğü
    kadar ilgiden de hoşlanmıyordu. Çoğu insan tersini hissederdi. Sürüden ayrı kalmak
    istememelerine rağmen spot ışıklarını arzularlardı.
    “Hayır.” dedi. “Yani, niye bana Bella dedin?”
    “Isabella’yı mı tercih edersin?” diye sordum, sorunun nereye gittiğini
    anlayamayarak. İlk gününde tercihini pek çok kez net şekilde belirtmişti. Bütün
    insanlar düşünceleri rehber olmadığı zaman böyle anlaşılmaz mıydı?
    “Hayır. Bella ismini seviyorum.” diye cevapladı kafasını hafifçe yana eğerek.
    İfadesi – eğer doğru okuyorsam – utanç ve kafa karışıklığı arasındaydı. “Ama
    Charlie – yani babamın benden Isabella diye bahsettiğini sanıyorum. Burada herkes
    beni öyle tanıyor gibi görünüyor.” Teninin pembesi bir ton daha koyulaştı.
    “Hmm.” dedim sıradan bir sesle ve gözlerimi yüzünden kaçırdım.
    Sorularının ne anlama geldiğini yeni anlamıştım. Hata yapmıştım. Eğer ilk
    gün diğerlerini dinliyor olmasaydım, ona başta tam ismiyle hitap ederdim, diğer
    herkes gibi. Fark dikkatini çekmişti.
    Þiddetli bir huzursuzluk hissettim. Hatamı yakalamak onun için çok kolay
    olmuştu. Oldukça zekice, özelikle yakınlığımdan korkması gereken birine göre.
    Ama aklında benimle ilgili kilitli tuttuğu şüphelerinden daha büyük
    sorunlarım vardı.
    Soluğum kalmamıştı. Eğer onunla tekrar konuşacaksam nefes almam
    gerekiyordu.
    Konuşmamak zor olurdu. Þanssızlığına, bu masayı paylaşmamız onu benim
    labaratuvar partnerim yapıyordu ve bugün birlikte çalışmak zorundaydık. Deneyi
    yaparken onu görmezden gelmek garip – ve anlaşılmaz şekilde kaba – olurdu. Bu
    onu daha çok korkutur ve şüphelendirirdi.
    Sandalyemi hareket ettirmeden ondan uzaklaşabileceğim kadar uzaklaşıp
    kafamı sıraların arasındaki boşluğa döndürdüm. Kaslarımı kilitleyerek kendimi
    olduğum yere bağladım. Sonra sadece ağzımdan, hızlıca ciğerlerimi dolduran bir
    nefes aldım.
    Ahh!
    Bu gerçekten acı vericiydi. Onu koklamadan bile, dilimde tadını
    alabiliyordum. Boğazım aniden tekrar alevler içindeydi, arzu aynı geçen hafta
    kokusunu yakaladığım andaki kadar güçlüydü.
    Dişlerimi gıcırdattım ve kendimi toparlamaya çalıştım.
    “Başlayın.” diye komut verdi Bay Banner.
    Masaya bakan kıza dönüp gülümsemek için yetmiş yıllık çabayla kazandığım
    öz kontrolü en ufak zerresine kadar kullanmışım gibi hissettim.
    “Önce bayanlar, partner?”
    Yüzüme baktı ve ifadesi boşaldı, gözleri büyüdü. Yüz ifademde yanlış bir şey
    mi vardı? Yine korkmuş muydu? Konuşmadı.
    “Ya da, istersen ben başlayabilirim.” dedim sessizce.
    “Hayır.” dedi ve yüzü yine beyazdan kırmızıya döndü. “Ben başlarım.”
    Duru teninin altındaki kanın akışını izlemek yerine masadaki malzemelere,
    slayt kutusuna ve hırpalanmış mikroskoba baktım. Dişlerimin arasından hızlıca bir
    nefes daha aldım ve boğazımı acıttığında irkildim.
    “Profaz.” dedi hızlı bir incelemenin ardından. Slaydı çıkarmaya başladı.
    “Bakmamın bir sakıncası var mı?” İçgüdüsel olarak – aptalca, sanki onun
    türündenmişim gibi – elini durdurmak için uzandım. Bir saniyeliğine, teninin ısısı
    benimkini yaktı. Elektrik çarpması gibiydi. Sıcaklık elimi ve sonra kolumu vurdu.
    Bella elini benimkinin altından anında çekti.
    “Özür dilerim.” diye mırıldandım kenetlenmiş dişlerimin arasından. Bir yere
    bakma ihtiyacıyla mikroskobu kavradım ve kısa bir süre baktım. Doğruydu.
    “Profaz.” diye katıldım.
    Ona bakmak için hala çok huzursuzdum. Dişlerimin arasından mümkün
    olduğunca sessizce nefes alıp yakıcı susuzluğu görmezden gelmeye çalışarak basit
    göreve odaklandım, kelimeyi kağıttaki yerine yazdım ve ilk slaydı ikincisiyle
    değiştirdim.
    Þimdi ne düşünüyordu? Eline dokunduğumda bu ona nasıl hissettirmişti?
    Tenim mutlaka buz soğukluğunda olmalıydı – itici. Bu kadar sessiz olmasına
    şaşırmamalıydı.
    Slayda bir bakış attım.
    “Anafaz.” dedim kendi kendime, kelimeyi ikinci satıra yazarken.
    “Bakabilir miyim?” diye sordu.
    Döndüm ve onu beklentiyle, bir eli mikroskoba doğru uzanmış şekilde
    görünce şaşırdım. Korkmuş görünmüyordu. Gerçekten cevabı yanlış verdiğimi mi
    düşünmüştü?
    Mikroskobu ona doğru kaydırdığımda yüzündeki umutlu ifadeye
    gülümsemekten kendimi alıkoyamadım.
    Merceğe çabucak solan bir istekle baktı. Ağzının kenarları aşağı doğru indi.
    “Üçüncü slayt?” diye sordu mikroskoptan gözlerini ayırmadan; ama elini
    uzatarak. Slaydı, tenimin onunkine yaklaşmasına izin vermeyerek eline bıraktım.
    Yanında oturmak bir ısıtıcının yanında oturmak gibiydi. Daha yüksek bir sıcaklığa
    doğru hafifçe ısındığımı hissedebiliyordum.
    Slayda çok uzun süre bakmadı. “İnterfaz.” dedi kayıtsızca – muhtemelen
    sesinin kulağa böyle gelmesi için çok uğraşarak – ve mikroskobu bana itti. Kağıda
    dokunmayıp benim cevabı yazmamı bekledi. Kontrol ettim – yine doğruydu.
    Böyle bitirdik, birkaç kelime konuşup birbirimizin gözleriyle buluşmadan.
    Bitiren tek çifttik – diğerleri deneyle ilgili zorluk çekiyordu. Mike Newton ise
    odaklanma konusunda problem yaşıyor gibi görünüyordu – beni ve Bella’yı
    izlemeye çalışıyordu.
    Keşke gittiği yerde kalsaydı, diye düşündü beni gözetleyerek. Hmm, ilginç.
    Oğlanın bana karşı kötü hisler beslediğinin farkına varmamıştım. Bu yeni bir
    gelişmeydi, yaklaşık olarak kızın gelişi kadar. Daha da ilginci, şaşırarak, bu hissin
    karşılıklı olduğunu fark etmiştim.
    Tekrar kıza baktım, sıradan, tehditsiz ortaya çıkışına karşın, hayatıma darbe
    vuruyor olması beni sersemletti.
    Mike’ın ne hakkında konuşup durduğunu anlıyordum ama. Aslında oldukça
    güzeldi… alışılmadık bir şekilde. Güzel olmaktan da iyisi, yüzü ilginçti. Pek simetrik
    değildi – dar çenesi geniş elmacık kemikleriyle dengeli değildi; rengi ölçüsüzdü –
    teni ve saçı, açık-koyu tezatı oluşturuyordu; ve sonra gözleri vardı, sessiz sırlarla
    dolu gözler…
    Aniden benimkileri delmeye başlayan gözler.
    O sırlardan birini tahmin etmeye çalışarak ben de ona baktım.
    “Lens mi taktın?” diye sordu aniden.
    Ne kadar garip bir soru. “Hayır.” Görüşümü geliştirme fikrine neredeyse
    gülümsedim.
    “Ah,” diye mırıldandı. “Gözlerinle ilgili bir değişiklik olduğunu
    düşünmüştüm.”
    Bugün sırları açığa çıkarmaya çalışan tek kişi olmadığımı anladığımda aniden
    tekrar soğuk hissettim.
    Omuz silktim ve öğretmenin dolaştığı yere doğru baktım.
    Tabii ki son baktığından beri gözlerimde bir değişiklik vardı. Kendimi
    bugünün işkencesine, ayartısına hazırlamak için, bütün hafta sonumu avlanarak
    geçirmiştim, susuzluğumu mümkün olduğunca gidermiş, gerçekten abartmıştım.
    Kendimi hayvanların kanıyla doldurmuştum; ama bu etrafındaki havada yüzen aşırı
    lezzetle yüzleşmekte pek bir değişiklik yaratmamıştı. Ona en son baktığımda,
    gözlerim susuzlukla simsiyahtı. Şimdi, vücudum kan içinde yüzerken, sıcak bir altın
    rengindeydiler. Susuzluğumu söndürmede aşırıya kaçtığım girişimim sayesinde açık
    kehribardılar.
    Başka bir hata. Eğer sorusunda ne kastettiğini görmüş olsaydım, ona sadece
    evet diyebilirdim.
    İki yıldır, bu okulda insanların yanında oturmuştum ve o, beni göz
    rengimdeki değişimi fark edecek kadar dikkatle inceleyen ilk kişiydi. Diğerleri,
    ailemin güzelliğine hayran kalırken, bakışlarına karşılık verdiğimizde çabucak
    gözlerini kaçırırlardı. Anlamamak için, görünüşümüzün detaylarını içgüdüsel bir
    çabayla bloke ederlerdi. Görmezden gelmek insan zihni için mutluluktu.
    Niye çok fazla şey gören, bu kız olmak zorundaydı?
    Bay Banner masamıza yaklaştı. Getirdiği temiz hava dalgasını, Bella’nın
    kokusuyla karışmadan önce minnettarlıkla içime çektim.
    “Yani Edward,” dedi cevaplarımıza bakarak, “Isabella’nın mikroskoba
    bakmak için bir şansı olması gerektiğini düşünmedin mi?”
    “Bella.” diye düzelttim onu refleks olarak. “Aslında, beş taneden üçünü o
    tanımladı.”
    Bay Banner’ın düşünceleri, kıza dönerken şüpheliydi. “Bu deneyi daha önce
    yaptın mı?”
    Kendimi kaptırmış halde, gülümser ve hafifçe utanmış gözükürken onu
    izledim.
    “Soğan köküyle değil.”
    “Balık embriyosuyla mı?”
    “Evet.”
    Bu onu şaşırttı. Bugünün deneyi ileri bir programdan aldığı bir şeydi. Kıza
    düşünceli düşünceli başını salladı. “Phoenix’de ileri bir programda mıydın?”
    “Evet.”
    İleriydi o zaman, bir insana göre zekiydi. Bu beni şaşırtmadı.
    “Pekala,” dedi Bay Banner dudaklarını büzerek. “Sanırım ikinizin laboratuar
    partneri olmanız iyi.” Döndü ve söylenerek uzaklaştı. “Bu sayede diğer çocukların
    kendileri için bir şey öğrenme şansı olabilir.” Kızın bunu duyabildiğinden
    şüpheliydim. Dosyasına tekrar spiraller karalamaya başladı.
    Bir saatte iki hata çok fazlaydı. Benim tarafımda çok zayıf bir gösteriydi. Kızın
    hakkımda ne düşündüğü hakkında hiçbir fikrim olmasa da – ne kadar korkuyor, ne
    kadar şüpheleniyor? – onu yeni bir izlenimle bırakmak için daha çok çabalamam
    gerektiğini biliyordum. Son, vahşi karşılaşmamızla ilgili anıları daha iyi
    bastırmalıydım.
    “Karın durması çok kötü oldu, değil mi?” dedim bir düzine öğrencinin
    konuştuğunu çoktan duyduğum küçük diyalogu tekrarlayarak. Sıkıcı, standart bir
    konu. Hava – her zaman güvenli.
    Bana gözlerinde açık bir şüpheyle baktı – çok normal sözlerime anormal bir
    tepki. “Pek değil.” dedi beni tekrar şaşırtarak.
    Konuşmayı bayat yollara sürdüm. Çok daha güneşli, sıcak bir yerden
    geliyordu – teni beyazlığına rağmen bunu bir şekilde yansıtıyordu – ve soğuk onu
    mutlaka rahatsız ediyor olmalıydı. Benim buz gibi dokunuşum kesinlikle etmişti.
    “Soğuğu sevmiyorsun.” diye tahmin yürüttüm.
    “Ya da ıslaklığı.”
    “Forks senin için yaşaması zor bir yer olmalı.” Belki de buraya gelmemeliydin,
    diye eklemek istedim. Belki de ait olduğun yere geri gitmelisin.
    Bunu istediğimden emin değildim gerçi. Kanının kokusunu her zaman
    hatırlayacaktım – onu er ya da geç takip etmeyeceğimin bir garantisi var mıydı?
    Ayrıca, eğer giderse zihni her zaman bir gizem olarak kalacaktı. Değişmez, daima
    rahatsız edici bir muamma.
    “Hem de nasıl.” dedi alçak bir sesle.
    Cevapları hiçbir zaman benim beklediklerim değildi. Daha çok soru sormak
    istememe neden oluyorlardı.
    “Niye buraya geldin o zaman?” diye sordum ve sesimin birdenbire çok
    suçlayıcı olduğunun, diyalog için yeterince sıradan olmadığının farkına vardım.
    Sesim kaba ve meraklı çıkmıştı.
    “Bu… karışık.”
    Büyük gözlerini kırpıştırdı, konuyu orada bıraktı ve ben neredeyse meraktan
    patlayacaktım – merak boğazımdaki susuzluk kadar sıcak bir şekilde beni yakıyordu.
    Aslında, nefes almanın biraz daha kolaylaştığını; ıstırabın onu tanıdıkça daha
    katlanılır hale geldiğini fark ettim.
    “Sanırım anlayabilirim.” diye ısrar ettim. Belki genel nezaket, ben sormak için
    yeterince kaba oldukça, onun sorularımı cevaplamaya devam etmesini sağlayabilirdi.
    Sessizce ellerine baktı. Bu beni sabırsızlandırdı; elimi çenesinin altına koyup
    başını kaldırmak istedim, gözlerini okuyabilmek için; ama onun tenine tekrar
    dokunmak aptalca – tehlikeli – olurdu.
    Aniden yukarı baktı. Gözlerindeki duyguları görebilmek bir rahatlıktı.
    Aceleyle konuştu.
    “Annem tekrar evlendi.”
    Ah, bu yeterince insancaydı, anlaması kolaydı. Duru gözlerinden üzüntü
    geçti.
    “Bu o kadar karmaşık gözükmüyor.” dedim. Sesim çaba sarf etmeden nazik
    çıkmıştı. Üzüntüsü beni garip bir şekilde aciz bırakmıştı, ona daha iyi hissettirmek
    için yapabileceğim bir şey olmasını diliyordum. Garip bir dürtü. “Ne zaman oldu?”
    “Geçen eylül.” Derin bir nefes aldı. Sıcak soluğu yüzümü okşarken nefesimi
    tuttum.
    “Ve sen onu sevmiyorsun.” diye tahmin ettim, daha çok bilgi alabilmek için
    uğraşarak.
    “Hayır, Phil iyidir.” dedi sanımı düzelterek. Dudaklarının kenarında bir
    gülümseme izi vardı. “Çok genç belki; ama yeterince iyi.”
    Bu, kafamda kurduğum senaryoya uymuyordu.
    “Niye onlarla kalmadın o zaman?” dedim, sesim biraz fazla meraklı çıkmıştı.
    İşine burnumu sokuyorum gibi gözüküyordu, ki öyle yapıyordum itiraf etmek
    gerekirse.
    “Phil sık sık seyahat eder. Geçimini futboldan sağlıyor.” Küçük gülümsemesi
    büyüdü; bu kariyer seçimi onu eğlendirmişti.
    Elimde olmadan ben de gülümsedim. Onu rahat ettirmeye çalışmıyordum.
    Sadece, gülümsemesi benim de gülmemi sağlamıştı.
    “İsmini duydum mu?”
    “Muhtemelen hayır. Pek iyi oynamaz.” Başka bir gülümseme. “İkinci ligde
    oynuyor. Çok seyahat etmesi gerekiyor.”
    O anda, yeni bir senaryo hayal ediyordum.
    “Ve annen onunla seyahat edebilmek için seni buraya yolladı.” dedim.
    Tahminler, ondan soruların aldığından daha çok bilgi alıyordu. Tekrar işe yaradı.
    Yüz ifadesi birdenbire inatçılaştı.
    “Hayır, beni o göndermedi.” dedi. Sesi sertti. Tahminim onu üzmüştü; ama
    nasıl olduğunu pek göremiyordum. “Ben kendimi gönderdim.”
    Neyi kastettiğini ya da gücenmesinin sebebini tahmin edemedim. Tamamen
    geri kalmıştım.
    Bu yüzden pes ettim. O, diğer insanlar gibi değildi. Belki de düşüncelerinin
    sessizliği ve kokusu onunla ilgili tek alışılmadık şeyler değildi.
    “Anlamadım.” diye itiraf ettim, kabul etmek zorunda kalmaktan nefret
    ederek.
    İçini çekti ve gözlerime normal insanların katlanabileceğinden uzun bir süre
    baktı.
    “İlk başta benimle kaldı; ama onu özlüyordu.” dedi yavaşça, sesi her
    kelimeyle gittikçe daha ümitsizleşiyordu. “Bu onu mutsuz etti… o yüzden ben de
    Charlie’yle biraz zaman geçirmenin vaktinin geldiğine karar verdim.”
    Kaşlarının arasındaki kıvrım derinleşti.
    “Ama şimdi sen mutsuzsun.” diye mırıldandım. Tepkilerini öğrenebilme
    umuduyla, hipotezlerimi sesli söylemekten kendimi alamıyordum. Bu seferki
    gerçekten pek uzak değildi.
    “Ve?” dedi, sanki bu üzerinde düşünülmeyecek bir şeymiş gibi.
    Ruhunda bir anlığına, ilk defa bir şey gördüğümü hissederek gözlerine
    bakmaya devam ettim. İnsanların çoğunluğunun aksine, kendi ihtiyaçları listenin
    çok altlarındaydı.
    Fedakardı.
    Bunu gördüğümde, bu sessiz zihnin içinde saklanan kişinin gizemi biraz
    zayıflamaya başladı.
    “Adil görünmüyor.” dedim. Sıradan gözükmeye, merakımın yoğunluğunu
    saklamaya çalışarak omuzlarımı silktim.
    Güldü; ama sesinde eğlence yoktu. “Kimse sana söylemedi mi? Hayat adil
    değildir.”
    Sözlerine gülmek istedim; ama ben de gerçekten eğlenmemiştim. Hayatın
    adaletsizliğiyle ilgili biraz bilgim vardı. “Sanırım bunu daha önce bir yerlerde
    duymuştum.”
    Kafası karışmış görünerek bana baktı. Gözleri hızla uzağa gitti ve sonra tekrar
    benim gözlerimle buluştu.
    “İşte bu kadar.” dedi bana.
    Ama ben bu konuşmayı bitirmeye hazır değildim. Kaşlarının arasındaki,
    kederinin kalıntısı olan o küçük V, beni rahatsız ediyordu. Parmaklarımın ucuyla
    onu düzleştirmek istedim; ama tabii ki, ona dokunamazdım. Pek çok yönden
    tehlikeliydi.
    “İyi bir oyun çıkardın.” dedim yavaşça, hala bir sonraki tezimi düşünerek.
    “Ama bahse girerim ki, insanların görmesine izin verdiğinden çok daha fazla acı
    çekiyorsun.”
    Gözlerini kısıp, dudaklarını bükerek yüzünü buruşturdu ve sınıfın önüne
    baktı. Doğru tahmin ettiğimde sevinmiyordu. Sıradan bir mağdur değildi – acısına
    izleyici istemiyordu.
    “Haksız mıyım?”
    Hafifçe irkildi; ama beni duymamış gibi davrandı.
    Bu gülümsememe neden oldu. “Ben de öyle düşünmüştüm.”
    “Seni niye ilgilendiriyor ki?” diye sordu hala uzağa bakarak.
    “Bu çok güzel bir soru.” diye itiraf ettim, daha çok kendime cevap vererek.
    Sezgileri benimkinden iyiydi – ben kenarlarda bocalar, ipuçlarını körü körüne
    incelerken, o direkt özü görüyordu. Onun son derece insanca olan hayatının
    ayrıntıları beni ilgilendirmemeliydi. Onun ne düşündüğünü umursamak yanlıştı.
    Ailemi şüphelerden korumanın ötesinde, insan düşünceleri önemli değildi.
    Kız iç çekti ve sınıfın önüne doğru ters ters baktı. Sinirlenmiş ifadesiyle ilgili
    bir şey gülünçtü. Bütün bu durum, bütün konuşma gülünçtü. Kimse benden dolayı
    bu kızın olduğu kadar büyük bir tehlike içinde olmamıştı – her an, diyalogla gülünç
    bir şekilde meşgul olduğum için dikkatim dağılabilir, burnumdan nefes alabilir ve
    kendimi durduramadan ona saldırabilirdim – ve o ben sorusuna cevap vermediğim
    için sinirlenmişti.
    “Seni rahatsız mı ediyorum?” diye sordum bunun saçmalığına gülümseyerek.
    Bana hızlıca baktı ve gözleri bakışımla kapana kısılmış biri göründü.
    “Tam olarak değil,” dedi. “Daha çok kendimden rahatsız oluyorum. Yüzümü
    okumak çok kolay – annem bana her zaman ‘açık kitabım’ der.”
    Canı sıkılarak kaşlarını çattı.
    Ona hayretle baktım. Üzülmesinin sebebi onun içini çok kolayca gördüğümü
    düşünmesiydi. Ne garip. Birini anlamak için hiç bu kadar çok çaba sarf etmemiştim
    hayatım boyunca – ya da varlığım boyunca, zira hayat pek de doğru kelime değildi.
    Benim hakikaten bir hayatım yoktu.
    “Aksine,” dedim garip bir şekilde… ihtiyatla, sanki göremediğim gizli bir
    tehlike varmış gibi. Birdenbire sınırdaydım, önsezi beni endişelendiriyordu. “Bence
    sen okunması çok zor birisin.”
    “O zaman sen iyi bir okuyucu olmalısın,” dedi, tahminiyle yine tam hedeften
    vurmuştu.
    “Genellikle.” diye katıldım.
    Sonra dudaklarımı, arkasındaki keskin dişleri göstermelerine izin verip geriye
    doğru çekerek ona genişçe gülümsedim.
    Bu aptalcaydı; ama aniden, beklenmedik bir şekilde ona bir uyarı vermek için
    çaresizdim. Vücudu öncekinden daha yakındı, konuşma boyunca bilinçsizce bana
    doğru yönelmişti. İnsanlığın kalanını korkutmaya yeterli olan küçük işaretler onun
    üzerinde işliyor gibi görünmüyordu. Niye dehşetle benden geri kaçmıyordu?
    Şüphesiz karanlık yanımı tehlikeyi anlayacak kadar görmüştü.
    Uyarımın istediğim etkiyi yapıp yapmadığını göremedim. Bay Banner sınıfın
    dikkatini istedi ve o da hemen benden uzağa döndü. Kesintiden dolayı biraz
    rahatlamış görünüyordu, o zaman belki de bilinçsizce anlamıştı.
    Anlamış olduğunu umdum.
    Engellemek istesem bile içimde büyüyen büyük merakı tanıdım. Bella Swan’ı
    ilginç bulacak durumda değildim, ya da daha doğrusu, o bu durumda değildi.
    Şimdiden, başka bir konuşma şansı için heyecanlıydım. Annesiyle, buraya gelmeden
    önceki hayatıyla, babası ile olan ilişkisiyle ilgili daha çok şey öğrenmek istiyordum.
    Karakterini daha çok ortaya çıkaracak her anlamsız ayrıntıyı… ama onunla
    geçirdiğim her saniye bir hataydı, almaması gereken bir risk.
    Dalgınlıkla, gür saçını tam da ben kendime başka bir soluk için izin verdiğim
    sırada arkaya attı. Kokusunun özellikle yoğun bir dalgası boğazımın arkasına darbe
    indirdi.
    İlk günkü gibiydi – harap edici mermi gibi. Yakıcı susuzluğun acısı başımı
    döndürdü. Kendimi sırada tutabilmek için yine masayı kavramam gerekti. Bu sefer
    biraz daha kontrollüydüm, en azından hiçbir şey kırmadım. İçimdeki canavar
    homurdandı; ama acımdan memnun kalmadı. Çok sıkı bağlıydı. Şu anda.
    Nefes almayı tamamen bıraktım ve kızdan uzaklaşabildiğim kadar
    uzaklaştım.
    Hayır, onu büyüleyici bulmayı göze alamazdım. Onu ne kadar ilginç
    bulursam, öldürme ihtimalim de o kadar artardı. Bugün, çoktan iki küçük hata
    yapmıştım. Üçüncü bir tane daha yapar mıydım, küçük olmayanı?
    Zil çalar çalmaz, sınıftan dışarı fırladım – muhtemelen ders boyunca ancak
    yarım olarak verdiğim kibar izlenimi yok ederek. Tekrar, dışarıdaki iyileştirici, temiz
    ve ıslak havayı içime çektim. Kız ile arama mümkün olduğunca daha çok mesafe
    koymak için acele ettim.
    Emmett beni İspanyolca sınıfının kapısında beklemişti. Vahşi ifademi bir an
    inceledi.
    Nasıl gitti? diye merak etti ihtiyatla.
    “Kimse ölmedi.” dedim mırıldanarak.
    Sanırım bu da bir şey. Alice’in sonlarda dersi astığını gördüğümde düşündüm ki…
    Sınıfa yürürken kafasındaki kısa zaman öncesine ait, son sınıfının açık
    kapısından gördüğü anıyı izledim: Alice hızla ve boş bir yüzle fen binasına doğru
    yürüyordu. Hatırladığı, kalkıp ona katılma isteğini hissettim ve sonra kalma kararını.
    Eğer Alice onun yardımını isteseydi, söylerdi…
    Sırama çökerken gözlerimi dehşet ve tiksinmeyle kapattım. “Bu kadar yakın
    olduğunu anlamamıştım. Yapacağımı düşünmemiştim… Bu kadar kötü olduğunu
    görmemiştim.” dedim fısıldayarak.
    Değildi, diye güvence verdi bana. Kimse ölmedi değil mi?
    “Doğru.” dedim dişlerimin arasından. “Bu sefer değil.”
    Belki gittikçe kolaylaşır.
    “Tabii.”
    Ya da belki onu öldürürsün. Omuz silkti. İşleri eline yüzüne bulaştıran ilk kişi
    olmazsın. Kimse seni çok sertçe yargılamaz. Bazen bir insan sadece çok güzel kokar. Bu kadar
    uzun dayanabilmenden bile etkilendim.
    “Yardımcı olmuyorsun Emmett.”
    Kızı öldüreceğimi, bunun bir şekilde kaçınılmaz olduğunu kabul edişinden
    dehşete düştüm. Çok güzel kokması onun suçu muydu?
    Bana olduğunu biliyorum…, anılarına döndü, beni kendiyle beraber yarım
    yüzyıl geriye, orta yaşlı bir kadının elma ağaçları arasına gerili ipten kuru
    çamaşırlarını topladığı loş bir taşra sokağına götürdü. Elmaların kokusu havada
    yoğundu – hasat zamanı geçmişti ve atılmış meyveler yere yayılmıştı, çürükleri
    kokularını yoğun bulutlar halinde salıyordu. Taze biçilen kuru ot kokusu, bu
    kokunun arka planındaydı, bir karışım. Rosalie için bir iş yaparken kadının hiçbir
    şekilde farkında olmayarak,. Gökyüzü yukarıda mor, batı ağaçlarının üstünde
    turuncuydu. Kıvrımlı yolda yürümeye devam etti ve bu akşamı hatırlamak için
    hiçbir sebep yok gibi gözüktü, ani bir akşam esintisinin beyaz çarşafları yelken gibi
    uçurup, kadının kokusunu Emmett’in yüzüne göndermesi dışında.
    “Ah.” diye inledim sessizce. Sanki kendi hatırladığım susuzluk yeterli
    değilmiş gibi.
    Biliyorum. Yarım saniye sürmedi. Karşı koymayı düşünmedim bile.
    Anısı katlanabileceğimden çok daha net hale geldi.
    Ayaklarımın üzerine zıpladım, dişlerim birbirine çeliği kesecek kadar sert
    kilitlenmişti.
    “Esta bien, Edward?” diye sordu Senora Goff, ani hareketimden şaşkınlığa
    uğrayarak. İfademi onun zihninde görebiliyordum ve yüzümün iyi olmaktan çok
    uzak olduğunu biliyordum.
    “Me perdona.” diye mırıldandım kapıdan dışarı fırlarken.
    “Emmett – por favor, puedas tu ayuda a tu hermano?” diye sordu.
    “Tabii,” dediğini duydum Emmett’in, sonrasında tam arkamdaydı.
    Binanın uzak tarafına kadar beni takip etti ve yakalayıp elini omzuma koydu.
    Elini gereksiz bir kuvvetle ittim. Bu, bir insan elindeki ve onlara bağlı kol
    kemiklerini kırardı.
    “Özür dilerim Edward.”
    “Biliyorum.” Havayı derin derin içime çektim, kafamı ve ciğerlerimi
    temizlemeye çalıştım.
    “O kadar kötü mü?” diye sordu anısındaki kokuyu düşünmemeye çalışıp, pek
    başarılı olamayarak.
    “Daha kötü Emmett, daha kötü.”
    Bir anlığına sessizdi.
    Belki…
    “Hayır, daha iyi olmaz. Sınıfa dön Emmett. Yalnız kalmak istiyorum.”
    Başka bir söz söylemeden ya da düşünmeden döndü ve hızlıca uzaklaştı.
    İspanyolca öğretmenine hasta olduğumu ya da dersi astığımı ya da tehlikeli şekilde
    kontrolden çıkmış bir vampir olduğumu söyleyecekti. Mazereti gerçekten fark eder
    miydi? Belki geri dönmeyecektim, belki gitmek zorunda kalacaktım.
    Tekrar arabama girdim, okulun bitmesini beklemek için. Saklanmak için. Yine.
    Zamanı kararlar vermekle ya da çözümümü desteklemekle harcamalıydım;
    ama tıpkı bir bağımlı gibi, kendimi okul binalarından gelen düşünceleri dinlerken
    buldum. Aşina sesler ileri çıktı; ama o anda Alice’in gelecek görüşlerini ya da
    Rosalie’nin şikayetlerini dinlemek istemiyordum. Jessica’yı kolayca buldum; fakat
    kız onunla değildi, o yüzden aramaya devam ettim. Mike Newton’ın düşünceleri
    dikkatimi çekti ve sonunda onunla bağlantı kurabildim. Mike mutsuzdu, çünkü
    bugün Biyoloji’de Bella’yla konuşmuştum. Konuyu açtığında kızın verdiği cevabı
    kafasından tekrar geçiriyordu.
    “Onun burada kimseyle bir kelimeden fazla konuştuğunu görmemiştim. Tabii ki,
    Bella’yı ilginç bulmaya karar verdi. Ona bakışını hiç beğenmiyorum; ama Bella onun
    hakkında pek heyecanlı gözükmüyordu. Ne söylemişti? “Geçen pazartesi nesi olduğunu
    merak ettim.” Onun gibi bir şey. Umurundaymış gibi gözükmemişti. Pek konuşma olmuş
    olamaz…”
    Kendini karamsarlığından o şekilde kurtardı, Bella’nın benimle olan
    diyaloguyla ilgilenmediği fikriyle neşelendi. Bu beni kabul edilebilir düzeyin bayağı
    üzerinde rahatsız etti, o yüzden onu dinlemeyi bıraktım.
    Müzik setine sert bir müzik CD’si taktım ve diğer sesleri boğana kadar sesini
    açtım. Kendimi Mike Newton’ın düşüncelerine geri dönmekten, kızı gözetlemekten
    alıkoymak için çok fazla odaklanmam gerekti.
    Saat bitmek üzereyken birkaç kere hile yaptım. Gözetlemek değil, diye ikna
    etmeye çalıştım kendimi. Beden dersinden ne zaman çıkacağını, park yerine ne
    zaman varacağını bilmem gerekiyordu. Beni hazırlıksız yakalamasını istemiyordum.
    Öğrenciler spor salonunun kapılarından çıkmaya başladığında, neden
    yaptığımdan emin olmayarak arabadan dışarı çıktım. Yağmur hafifti – saçımı
    yavaşça ıslatmaya başladığında görmezden geldim.
    Onun beni burada görmesini mi istiyordum? Gelip benimle konuşmasını mı
    umuyordum? Ben ne yapıyordum?
    Davranışımın yanlış olduğunu bilerek kendimi arabaya geri girmek için ikna
    etmeye çalışmama rağmen, hareket etmedim. Kollarımı göğsümde kavuşturdum ve
    onun, dudakları kenarlarından aşağıya kıvrılmış bir halde bana doğru yavaşça
    yürümesini izlerken hafifçe nefes aldım. Bana bakmadı. Bulutlara, sanki onu
    gücendirmişler gibi yüzünü buruşturarak birkaç kere göz attı.
    Yanımdan geçmek zorunda kalmadan arabasına ulaştığında hayal kırıklığına
    uğradım. Benimle konuşur muydu? Ben onunla konuşur muydum?
    Soluk kırmızı bir Chevy kamyonete bindi, paslanmış, babasından daha yaşlı
    dev bir canavar. Motoru çalıştırmasını izledim – eski motor park yerindeki diğer
    araçlardan daha yüksek sesle kükredi – sonra ellerini ısıtıcının önüne uzattı. Soğuk
    onun için rahatsız ediciydi – sevmiyordu. Parmaklarıyla saçlarını ayırdı, buklelerini,
    sanki onları kurutmak istiyormuş gibi sıcak hava dalgasına doğru getirdi.
    Kamyonetin içinin nasıl kokacağını hayal ettim ve sonra hızlıca bu düşünceyi
    bastırdım.
    Geri gitmeye hazırlanırken etrafına göz gezdirdi ve sonunda yönüme doğru
    döndü. Bana sadece yarım saniye boyunca baktı, gözlerini kaçırıp kamyoneti geriye
    doğru sürmeden önce gözlerinde okuyabildiğim tek şey şaşkınlıktı. Ve sonra yine
    durdu, kamyonetin arkası Eric Teague’ı santimlerle sıyırmıştı.
    Ağzı üzüntüyle açılarak dikiz aynasından baktı. Diğer araba arkasından
    geçtiğinde, bütün kör noktaları iki kere kontrol etti ve park yerinden o kadar dikkatle
    çıktı ki sırıtmama neden oldu. Sanki eski kamyonetinin içinde tehlikeli olduğunu
    düşünüyormuş gibiydi.
    Bella Swan’ın ne sürüyor olursa olsun, herhangi birine tehlikeli olması
    düşüncesi, kız dosdoğru ileri bakarak önümden geçtiğinde beni kahkahalarla
    güldürdü.

  • avatar mega merve

    bence rob çok olgun birisi yani bana göre.ne zaman nerede nasıl olucagını bilin birisi.

  • avatar tom

    harry potterde hangi roldeydi

  • avatar Renesmee(Admin)

    Cedric Diggory rolundeydi.

  • avatar volvolu_vampirmm

    edwaR beNi ısıR….!

  • avatar volvolu_vampirmm

    edwaRd beNi ısıR..!

  • avatar Samarra_Edward

    Dünyhadaki en yürek hoplatan çocuksun ztn böle kal aşkımmm

  • avatar Darty

    senin için yapmayacağım şey yok rob! bütün siteleri alt üst ettim sana nasıl ulaşacağımı bulmak için. gerçekten bulduğuma hala inanamıyorum!

  • avatar duman ebru

    ya yeri seni ya ne seker seysin öle wanpirim bemim bennide ısırrrrrSmile ya harbiden buldum mu seni ?

  • avatar Sasha

    bi şey sorabilir miim -özellikle site yöneticilerine- rob natalie portman’la birliktemiydi bi ara gazetede öyle okumuştum

  • avatar bonjuum

    ya yalandır ya bned eo kudum da bişe yok olsa devamı gelir idi

  • avatar Sasha

    bnce de muhtemelen yalan çünkü natalie portman robert’a göre aşırı yaşlı ama yine de bilgisi olan varsa bi sorayım dedim

  • avatar elit

    herkes ister rob gibi birisile sewqili olmaıı ama unuttumus bişi war sadece hayal olabilir robla sewgili olmak tanısmak bile imkansıs

  • avatar setos

    çok tatlısın

  • avatar rob_irem

    çok tatlı herkesin yüreğini hoplatıyo şuan yanımda olmasını okadar çok isterdimki çok talıı aşkımm robertttt!!!!

  • avatar rob_irem

    keşke bi işi çıksada tükiyeye gelse ay nee güsell olur yaa çok mutlu olurum nerdeyse gider kapısuına dayanırım beni bi öpüp bana imza verse dünyalar benm olur

  • avatar twilight_gizem

    bitiyorum sanaaaaaaaaaaaaaaa..

  • avatar merweM

    sen ne tatlı şeysin ölee yaa gülüşee bak senn… robert gel bizide dönüştür yaa bzde vampir olmak istioruzz..Grin

  • avatar nailedward

    coq tatlısın yerm seni insan hep hayallerlemi yasamak zorunda yha hic gerck olmicakmı(nhledward)

  • avatar robertbasak

    bak robert sen coQ tatlısın buna sölicek laf yok ama s.woodward la çıkm ayı bırakırsan çok mutlu olurum

  • avatar cerenn

    Samarra_Edward: Dünyhadaki en yürek hoplatan çocuksun ztn böle kal aşkımmm

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.